İlk bilgisayarlar II. Dünya Savaşı döneminde üretildi. Üretilen bilgisayarlar, ilk olarak savaş sebebiyle kullanıldıktan kısa bir süre sonra el hesabıyla yapımı uzun süren hesaplamaları kısaltmak için kullanıldı. Daha sonrasında gelişen teknolojiyle işlem hızı artan bilgisayarlar yetersiz gelmeye başladı ve günümüzün en hızlı bilgisayarları olan kuantum bilgisayarlar devreye girdi. Bu gelişmeler sayesinde ilkel yöntemlerle kaybettiğimiz zamandan tasarruf ettik ve çeşitli konularla ilgili sorulara, evrenin yasalarını kullanarak cevap vermeyi öğrendik. Bilgisayar sistemlerinde bitler sayesinde artan hesaplama hızımızı ve algoritmalarımızı kuantum bilgisayarlarla bir üst seviyeye çıkardık. Böylece içeriğini henüz tam olarak bilmediğimiz konular hakkında bile öngörü sahibi olabiliyoruz. Tabii ki bu öngörümüz yanlış çıkabilir, ancak sonuç hakkında bir fikir edinmemiz, doğru ya da yanlış olmasından bağımsız olarak bilim dünyası için önemli bir çıkarım olacaktır. Sonuçta bilim, doğrular üzerine değil, yanlışlanan bilgiler üzerine ilerlemektedir.
Gelelim yazımızın konusuna: Yapay zeka destekli yaşam arama algoritması. Öncelikle bilim tarihiyle ilgili bir başlık açmak istiyorum. Eğer bilimle ilgisi olmayan bir okursanız, yapılan bu çalışmaları büyülü işler olarak görebilirsiniz. Oysa bilim yapmak ile kaldırım döşemek arasında temelde hiçbir fark yoktur. İnsanlığın yaptığı her şey, birbiriyle bağlantılı bir örgüdür. Kaldırım döşemek gerekir, çünkü ayağınız çamur olur. Bilim yapmak gerekir, çünkü salgın hastalıklar ortaya çıkar. Bilimi diğer konulardan ayıran temel nokta, sonuca ulaşma sürecidir. Eğer bir okur benzer süreçlere şahitlik etmediyse, bu süreci büyülü olarak görebilir. Ancak yaşanan süreç, büyüden çok uzaktır. Unutmayınız ki bilim, sorular üzerinden ilerler. Bu algoritmanın bile temel sebebi “Evrende yalnız mıyız?” sorusudur.
Konumuza dönecek olursak, geçtiğimiz yılın sonlarına doğru Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) dergisinde bir makale yayınlandı. Bu araştırmada bir grup bilim insanı, bir malzeme örneğini çeşitli işlemlere tabi tutarak algoritmaya veri sağladı ve algoritmanın, malzemenin canlı bir organizmadan gelip gelmediğini %90 oranında doğrulayabildiğini duyurdu. Buradaki çeşitli işlemleri gelecek bölümlerde açıklayacağım.
Örnekler ile Canlılık Bulmak
Bu yazının konusu, yaklaşık 50 yıl önce geliştirilen bir teknolojidir. Burada bu teknolojiyi geliştiren unsur, yapay zekadır. Bu teknoloji sayesinde yalnızca bizim yaşam formumuz değil, henüz bilmediğimiz yaşam formlarının da tespit edilebileceği öne sürülüyor. Yazının ortaklarından biri olan Carnegie Bilim Enstitüsü’nden Robert Hazen’e göre, bu teknolojiye sahip bir uyduyu Europa’nın su fışkırtan gayzerlerinin üzerinden yeterli mesafede geçirebilirsek, alınan örneklerle yapılan kimyasal analiz sayesinde Güneş Sistemi’nde başka bir yaşam olup olmadığını öğrenebiliriz.

Aslında bu teknoloji yeni bir teknoloji değil; yaklaşık 50 yıl önce Mars’a gönderilen Viking aracında gerçekleştirilen deneylerde bile kullanılmıştı. O deneylerde süreç şöyle ilerliyordu: Bir madde örneği ısıtılıp yakıldığında ortaya çıkan gaz ve duman, madde içerisindeki kimyasal bileşenleri açığa çıkarıyordu. Bu gazlar spektrometre kullanılarak kimyasal açıdan değerlendiriliyordu.
Peki, Viking aracı Mars’ta yaşam olup olmadığına neden kesin bir cevap verememişti? Bu sorunun iki cevabı var. Birincisi, kullanılan cihazların düşük çözünürlüğe sahip olması; ikincisi ise günümüz teknolojisinin önemli bir parçası olan yapay zekanın eksikliğiydi.
Güneş Sisteminde Yaşam Arayışı
Elimizdeki bu yeni teknolojinin Güneş Sistemimizde yaşam arayışında büyük fayda sağlayacağı düşünülüyor. Burada tabii ki ilk akla gelen yerler, yaşam ihtimalinin en olası olduğu su bulunan gezegenler; Mars, Europa ve Enceladus olacaktır. Yaşamın farklı bir biçimde gerçekleşmesi halinde bu teknolojinin geçersiz kalacağını düşünebilirsiniz. Ancak burada bilim felsefesi devreye giriyor: Elimizdeki tanımın sınırları nerede başlıyor ve nerede bitiyor? Eğer virüsü canlı olarak kabul ederseniz, canlılık tanımını daha geniş bir çerçevede ele almış olursunuz.
Bu gibi birçok konu, neyin yaşam olup olmadığı konusunda tartışmalara yol açsa da, hangi tür yaşam olursa olsun bazı temel biyolojik kuralların geçerli olması gerektiğinden teknolojimiz yine de işlevini koruyacaktır. Araştırmacılardan Cleaves, bu durumu şu sözlerle ifade ediyor: “Bir yaşam formu, hayatta kalmak için çevresine uyum sağlamaya karar verirse ve bu adaptasyon, bizim normalde gözlemlediğimiz aralıkların dışında kalıyorsa, biz bunu yine de tespit edebiliriz.”
Güneş Sistemi Dışında Yaşam Arayışı
Genel olarak bakıldığında, evrenin boyutu ve içerisindeki gezegen miktarı göz önüne alındığında, yaşam formunun yalnızca Dünya’da olduğunu düşünmek biraz bencilce olabilir. Bildiğimiz yaşam için gerekli olan madde ve çevre şartlarının sadece Dünya’da bulunamayacağını düşünüyorum. Evrenin genişliği göz önüne alındığında, bizden başka bir yaşam formunun kesinlikle var olduğuna inanıyorum.
James Webb Uzay Teleskobu, bizden 124 ışık yılı uzaklıkta bulunan K2-18b isimli bir gezegen keşfetti. Bu gezegenin analizi yapıldığında, yalnızca canlı organizmalar tarafından üretildiği düşünülen ‘dimetil sülfid’ isimli bir bileşiğin izlerine rastlandı. Dünya’daki şartlara pek benzemeyen bu gezegende suyun varlığına işaret eden bulgular da mevcut. Bildiğimiz kadarıyla, bu bileşik okyanuslarda, göllerde ve diğer su kütlelerinde yaşayan, mikroskobik boyutta ve fotosentez yaparak oksijen üreten fitoplanktonlar tarafından üretilmektedir.
Bu teknolojiyi yakın gezegenlerde kullanmak, uzak gezegenlere kıyasla daha kolaydır. Ancak, algoritmadan alınan sonucun sağlıklı olmasını istiyorsak, yüksek çözünürlüklü spektrumlara sahip olmamız gerekir. Ötegezegenlerin bu konuda dezavantajlı olduğunu belirten Cleaves, durumu şu şekilde açıklıyor: “Şu anda ötegezegenlerin atmosferlerinden toplayabildiğimiz spektrumlar, bu tekniği etkili bir şekilde kullanmak için yeterli çözünürlüğe sahip değil.”
Evimizdeki Kullanım Alanları
Bu teknolojinin yalnızca dünya dışı yaşam arayışında kullanıldığını düşünebiliriz; ancak aslında Dünya’da da önemli bir yere sahiptir. Bildiğiniz üzere, yaşamın başlangıcıyla ilgili birçok farklı teori bulunmaktadır. Bu teoriler, yaşamın nerede ve ne zaman başladığı gibi çeşitli sorulara odaklanmaktadır. Bu teknolojiyi, yaşamın ne zaman başladığı sorusuna yanıt aramak için kullanabiliriz. Aslında teknoloji doğrudan bu soruya cevap vermemektedir. Ancak, elimizdeki kalıntıların canlı mı yoksa cansız bir organizmadan mı geldiğini belirleyerek, ortalama bir değer hesaplamak suretiyle yaşamın başlangıcını daha eski bir tarihe atayabiliriz.
Bilimsel Yöntem Nasıl Çalışıyor
Bu ve daha birçok bilimsel sonuç; en başta dediğim gibi insan üstü bir yöntemle değil, bilimsel yöntemler ile elde edildi. Tüm bu süreçler, standart bir şekilde neden-sonuç ilişkisini takip etmektedir. Yaşam başladı çünkü Dünya’daki koşullar ve maddeler bu süreci destekledi; uçamıyoruz çünkü Dünya’nın yer çekimi var. Aslında hayret edilip, sadece izlemek yerine kendisi düşünüp, çözümsüz sorulara cevap arayan her insan bu yöntemleri veya henüz keşfedilmemiş yöntemleri kullanarak bilime doğrudan katkı sağlayabilir.
Kapanışı çok sevdiğim bir söz ile bitirmek istiyorum; cevabı olan değil, cevabı olmayan sorular ile uğraşırsanız bilim üretebilirsiniz.
Kaynaklar:
astronomy.com/science/can-ai-find-life-in-the-universe/
penntoday.upenn.edu/news/worlds-first-general-purpose-computer-turns-75
Hazırlayan: Taha İşleyen – Sivas Cımhuriyet Üniversitesi

